Doğu karşılamak doğu

ABD, Doğu Akdeniz’deki Stratejisinde Köklü Değişikliklere Gidiyor ... Bununla birlikte, miktarları yalnızca Güney ve Güneydoğu Avrupa’nın ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olacak, böylece daha önce başlamış olan Amerikan LNG ihracatı için geniş bir alan bırakacak. Doğu Roma (Bizans) Mimarisi Eski Yunan kültürünün hakim olduğu Doğu Akdeniz çevresinde, Roma kültürünün mimarisi ile Hristiyan inancının kaynaşması sonucunda, yerel medeniyetlerden de kalıntıları olarak meydana gelen Bizans medeniyeti, bin yılı aşkın bir süre boyunca Ortaçağ dünyasında varlığını göstermiştir. Sektörel Rehber DOĞU Kategorisine kayıtlı işletmelerin listesi burada!İşletme Arama, Search,Firma İş Konusu, İşletme meslekleri,İşletme adres, firma telefonu Web Tasarım Klima / Kombi Mevlüt Çavuşoğlu: 'Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin hakları görmezden geliniyor' TC Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs adası çevresinde ortaya çıkan anlaşmazlık konularına değinerek, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin haklarının görmezden gelindiğini ifade etti. Fakat tren artan talebi karşılamak için 2 ayrı hatta ayrılmış. Bu iki trenin arasında fark vagon farkı bulunuyor. Turistik Doğu Ekspresi’nde yataklı vagon mevcutken, Doğu Ekspresi’nde yataklı vagon bulunmuyor. Doğu Ekspresi hattında ise 50’ye yakın durak hattı bulunurken, Turistik Doğu Ekspresi’nde 29 durak mevcut. Defence Turk – The Feas Journal işbirliğiyle. Doğu Akdeniz, geçmişten günümüze kadarki süreç boyunca Kıbrıs sorunu, Suriye iç savaşı ve Lübnan sorunu, Libya iç savaşı, Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan Ege’de karasuları, hava sahası, adaların silahsızlandırılması ve kıta sahanlığı sorunları gibi birçok sorunun merkezinde kalan bölge olarak, coğrafi ... İnşallah Doğu ve Güneydoğu Bölgesinin sebze ihtiyacını karşılamak istiyoruz. Şanlıurfa Antalya'dan daha sıcak sadece nem oranı burada düşüktür. İnşallah nem sıkıntısını da ... Trabant otomobilleri, otomobil talebini karşılamak için Doğu Almanya'da kuruldu ve Doğu Bloğu'nu temsil etmeye başladılar. Trabant, “uydu” anlamına gelir ve Sputnik uydusunun uzaya gönderilmesinden sonra adlandırılmıştır. Çelik bir yekpare gövdenin üzerine yerleştirilmiş sert plastik bir gövdeden yapılmış olan ... Fakat tren, artan talebi karşılamak için 2 ayrı hatta ayrılmış durumda. Peki neden iki ayrı tren var ve farkları neler? Bu iki trenin arasında fark, vagonlardan kaynaklanıyor. Turistik Doğu Ekspresi’nde yataklı vagon mevcutken, Doğu Ekspresi’nde yataklı vagon bulunmuyor. Gürdoğan: Doğu Karadeniz'den su ürünleri ihracatındaki artışı karşılamak için yeni yatırımlar yapmak gerekiyor' Ahmet Hamdi Gürdoğan'ın açıklamaları Hastalık Su Ürünleri ...

Pontoslu Rumların göç haritası

2020.05.20 14:06 karanotlar Pontoslu Rumların göç haritası

Holalı Hoca
“Taşlandılar, testereyle biçildiler, kılıçtan geçirilip öldürüldüler. Koyun postu, keçi derisi içinde dolaştılar, yoksulluk çektiler, sıkıntılara uğradılar, baskı gördüler. Dünya onlara layık değildi. Çöllerde, dağlarda, mağaralarda, yeraltı oyuklarında dolanıp durdular.”
Geçen gün Suriye’nin Rojava bölgesine ilişkin bir izlenim-yaşanmışlık yazısı okudum. Kürt illerinin sınır paralelinde 1915 soykırımından hayatta kalanların bu sınırları “şenlendirdiğini” yazıyordu. İkinci belki de üçüncü kuşağın bile orada doğmasına rağmen sınırlardan uzaklaşmadıklarını anlatıyordu yazar. Ermenilerin dünyanın dört bir yanına dağıldıklarını biliyoruz. Buna benzer şeyleri Pontos-Helenleri için de söyleyebiliriz. Bugün “Pontos sorunu” diye tarif edilen ve özellikle de ulusalcıların (İslamcı kesim bu komplo teorilerine yeni açılımlar yaptılar) polisiye yöntemlerle kriminalize ettikleri ve doğrudan Yunanistan’ı itham ettikleri bir mesele. Aslında tavuk kanının Helen kanından daha değerli olduğu dönemde yeni kurulmuş olan Yunanistan devletinin bu meseleye ilişkin tavrı tek bir cümle ile açıklanacaksa (en hafif tabir ile) ilgisizlikti. Nikos Kazancakis “Zorba” romanında kahramanlarını konuştururken “Bir zamanlar birlikte İtalya’dan geçip Yunanistan’a döndüğümüzü hatırlar mısın? O sıralarda tehlikede bulunan Pontos bölgesine gitmeye karar verdiğimizi ve onu kurtarmaya gittiğimizi.” diye yazar. Yarımada ve ada halkının Hristiyanlara yapılan zulüm sırasında büyük bir çaresizlikle dindaşlarına destek olmaya ve onların acılarını paylaşmaya çalıştığını biliyoruz. Fakat devletler tarihi açısından ki Osmanlı’nın dağılma sürecinde Yunanistan devletinin ilgisizliğini burada anlatılan resmi tarihin aksine şaşırarak okuruz çoğu zaman.
Konuyu epey dağıttığımın farkındayım. Bu yazının konusu soykırım süreci, öncesi ve sonrasında Pontoslu Rumların göç haritasını biraz çizmeye çalışmaktır. Osmanlının son sürecin ve İttihatçı kadroların 19 Mayıs ile başlayan süreci menzil dışındadır.
Rusya’ya Göçler
Özellikle Doğu Pontos bölgesinden (Trabzon-Gümüşhane) Rusya’ya 1700’lerin sonlarından itibaren istikrarlı bir göç koridorunun olduğunu biliyoruz. 1800’lerde de özellikle Gümüşhane tarafından Rus yönetiminde olan Kars bölgesine Pontos Helenlerinin göç ettiğini biliyoruz. Hatta dönemin Rus valisi Rumların sessiz ve çalışkanlıklarını Çar’a bir mektupla bildirir. 18 ve 19. yüzyıllarda Kuzey Kafkasya’da yeni köyler kuruldu. Karadeniz kıyıları dahil olmak üzere (Krasnodar, Soçi gibi), Kırım ve Gürcistan içleri olmak üzere yeni yerleşim yerleri kuruldu. Bu sürecin uzun ve sancılı olduğunu ifade etmemiz gerekir. Özellikle 1.Dünya savaşı ve sonrasındaki Paris Barış Konferansına kadar Rusya’ya göç etmiş Rumlar topraklarına geri dönmeye çalıştılar. Bu süreç egemen güç merkezlerinin çıkar ve açmazları ile hüsranla sonuçlandı. 1919 yılında Kars ve Ardahan’ın Türklerin eline geçmesiyle tekrar can telaşına düşen Pontoslular kitlesel olarak Rusya’ya göç etmek zorunda kaldılar.
İstenmeyen Yolculuk
Mustafa Kemal ve Venizelos dostluğunun nişanesi gibi olan mübadeleyle birlikte Anadolu Rumları tamamen topraklarından kopartıldılar. Yunanistan’a göç eden Karadenizli Rumlar Pontos coğrafyasına benzer yerlerde evlerini kurdular. Birçoğu da yollarda öldü. Yunanistan’nın Kuzeyini mesken eylediler. Bazı mübadiller tekrar geri dönme umuduyla 10 yıl valizlerini dahi açmadılar. Sonsuz bir yıkım, anlatması güç bir trajedi miras kaldı insanlığa. Ki bu “lanetlenmiş” kavmin daha yaşayacağı acılar vardı.
Sovyetler Birliğinde Yaşayan Pontoslular
Gümüşhane’den özellikle Don bölgesine yoğun bir göç yaşandı. Sam Topalidis’in belirttiğine göre 1939 yılından Sovyetlerde yapılan nüfus sayımına göre 286 600 kişi yaşamaktaydı. Ki 1929-39 yılları arasında Sovyetlerden Yunanistan’a göç edenleri saymıyoruz. Kuban, Stavropol’a kadar Pontos Helenleri yaşıyordu. Stalin otoriter-baskıcı uygulamalarını partiden halka doğru genişletti. Sadece Sovyetler’de yaşayan Pontos Helenleri değil, Lazlar, Hemşinliler dahil olmak üzere birçok halk 1944 yılında Orta Asya’daki Sovyet Cumhuriyetlerine sürgün edildi. Pontos Helenleri hem Rusya’da hem de Yunanistan’da reel politik güçler ve tanrı tarafından paylarına düşen zulmü çekmeye devam ettiler.
Sovyetlerin yıkılmasıyla birlikte Orta Asya’dan geri dönüşler yaşandı Rusya’ya. Bu sefer başka sorunlarla karşılaştılar. Anadili Türkçe olan ve dedeleri Gürcistan’dan sürgün edilen bir arkadaşım üç yıl önce “geri döndüklerinde bu sefer soyadlarımız değiştirilmek istenmiş, günlük hayatta bazı ayrımcılıklara maruz kaldık” demişti. Ve 90’ların sonlarında Moskova’ya göç ettiklerini söylemişlerdi. Ayrıca başka bir arkadaşımız daha akrabalarının bir umut Yunanistan’a göç ettiklerini ama yapamadıklarını, entegrasyon problemi yaşadıklarını söylemişti.
Yunanistan ve Diaspora
Bugün Yunanistan’da en mütevazi tahmin ile 1, 5 milyonu aşkın Pontos Heleni yaşıyor. Gelenek göreneklerini yaşatıyorlar, dernekleri ile kamusal hayata dahil oluyorlar, yeni nesillere tarihlerini aktarıyorlar.
1950’lerden sonra tıpkı Türkiye’deki gibi Almanya’nın işgücünü karşılamak için buraya göç ettiler, daha da uzaklaşıp Yeni Dünyanın keşfine çıkanlarda oldu. Avustralya’dan Galler’e kadar dağılmış yaygın bir diaspora var. Bugün hala ortak hafızaları Koca Anastas, Vazelon ve kemençedir.
Sonuç Yerine
2018 yılında Selanik kentinde düzenlenen Pontos Soykırımı yürüyüşünde Belediye Başkanı bazı katılımcılar tarafından şiddete maruz kaldı. Geçen sene de her yıl düzenlenen yürüyüş için, politik manevralarına gıpta ettiğimiz bir gazeteci “faşistlik” suçlamasında bulundu. Tarihsel gelişmeleri kronolojik ele almak ve de yarattığı sonuçları konuşmak yerine basit bir takvim (Neden 19 Mayıs gibi) tartışması yürütmek yöntem olarak doğru değildir. Son yıllarda Avrupa da faşizmin yükselişiyle alakalı olmayan bir şekilde bu yürüyüşlerin faşist Altın Şafak tarafından organize edildiği iddia ediliyor, yazılıyor. Bu yürüyüşlerin-anmaların dünyanın dört bir yanına dağılmış diaspora kurumlarının, Yunanistan’da Pontos Federasyonu’nun düzenlemiş olduğunu belirtelim. Bu meseleye ilişkin her genelleştirme değersizleştirmedir, dezenformasyona girer.
http://mavrithalassa.org/pontoslu-rumlarin-goec-haritasi/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.02.01 16:57 NewsJungle Erdoğan, ABD'nin Ortadoğu planına karşı Arap sessizliğini eleştirdi

Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Cuma günü Suudi Arabistan ve diğer Körfez Arap ülkelerini İsrail'in Filistin topraklarını ilhak etmesini onayladığını söylediği ABD Orta Doğu planına karşı konuşmadığı için eleştirdi.

Kendisini Müslüman davalar için küresel bir şampiyon olarak konumlandıran Erdoğan, Arap uluslarının Filistinlilere karşı tutumunun acınası olduğunu ve konuşmayan ülkelerin "ciddi sonuçlardan" sorumlu olacağını söyledi.

Salı günü ABD Başkanı Donald Trump, İsrail'in güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için çizilen sınırları olan askerden arındırılmış bir Filistin devleti oluşturmayı önerdi ve ABD'nin işgal altındaki Batı Şeria topraklarına İsrail yerleşimlerini ve Kudüs'ü İsrail'in bölünmez başkenti olarak tanımasını sağladı.

Türkiye, Filistin topraklarını çalma ve İsrail ile birlikte bir Filistin devleti kurma ihtimalini öldürme girişimi olarak planı reddetti.

Filistinlilerin planı reddetmesine ve Trump'ı boykot etmelerine rağmen, üç Körfez Arap ülkesi - Umman, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri - Trump'ın planını açıkladığı Beyaz Saray toplantısına katıldı.

"Müslüman dünyadaki ülkelerin bu adıma ve duyurulan metne yönelik tutumlarına baktığımızda bize acıyorum. Suudi Arabistan çoğunlukla sessizsiniz. Ne zaman konuşacaksınız? Aynı şey Umman, Bahreyn, Abu Dabi liderliği için de geçerli. "Diyen Erdoğan, Ankara'daki iktidar partisi üyelerine yaptığı yorumlarda şunları söyledi.

"Gidip alkışladılar bile. Yazıklar olsun," diye ekledi. Diyerek şöyle devam etti: "Böyle bir planı destekleyen bazı Arap ülkeleri Kudüs'e, kendi halklarına ve çoğu insanlığa ihanet ediyor."

Filistinlilere tarihsel desteğine rağmen, bazı Arap güçleri ABD ile yakın ilişkilere ve geleneksel Arap ittifakları üzerinde İran'a karşı paylaşılan bir düşmanlığa öncelik veriyor gibi görünmektedir.

Suudi Arabistan, Trump'ın ABD himayesinde doğrudan barış müzakerelerine yönelik çabaları ve desteğini takdir ettiğini ifade etmesine rağmen, devlet basını Kral Salman'ın Filistin cumhurbaşkanını Riyad'ın değişmez desteğini iletmek için çağırdığını bildirdi.

Türkiye'nin Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri ile bağları, Suudi Arabistan'daki Suudi Konsolosluğu'ndaki Suudi gazeteci Jamal Khashoggi'nin öldürülmesinden Libya'daki rakip politikalara kadar birçok konuda gergin oldu.

Erdoğan, Filistinlilerin planı kabul etmeleri konusunda baskı altına alınmasının "açıklanamaz" olduğunu belirterek, Cuma günü daha sonra Filistin Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas ve Filistinli militan grup lideri İsmail Haniyeh ile görüşeceğini söyledi.

Abbas plan hakkında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde konuşacak.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.06.20 08:42 NewsJungle Türkiye, tren gövdelerinin yerli üretimi için fabrika açıyor

Devlet Demiryolları (TCDD) 'nın bir şirketi olan Turkish Wagon Industry Inc. (TÜVASAŞ), Çarşamba günü Türkiye'nin kuzeybatısındaki Sakarya ilinde, demiryolu araçları için yurt içinde alüminyum gövdeler üreten ilk fabrikasını açtı.
Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Mehmet Fatih Kaçır, Adapazarı ilçesinde bulunan fabrikanın açılış töreninde, katma değeri yüksek ürünlerin yanı sıra, stratejik öneme sahip ürünlerin yerli üretimini artırmayı hedeflediklerini söyledi. Kacır, ülkenin özellikle yerli üretim oranının% 20'den% 70'e yükseldiği savunma sanayinde bu konuda büyük başarılar elde ettiğini sözlerine ekledi.
TCDD Başkanı Ali İhsan Uygun, törende yaptığı konuşmada, ülkenin bu fabrikanın açılmasıyla birlikte demiryollarında kullanılan araç ve ekipman açısından büyük bir değişim ve dönüşüm yaşadığını söyledi.
TÜVASAŞ'ın şu anda demiryollarında kendi araçları ve kaynakları ile çalışan dizel kitleri üretebildiğini belirten TÜVASAŞ Yönetim Kurulu Başkanı İlhan Kocaarslan, “Proje kapsamında saatte 160 kilometreye ulaşan elektrikli tren setleri üretecek” dedi. tasarımı tamamlanmış ve bu yılın sonunda kullanıma girecek olan 2014 yılında başlattı. "
Kocaarslan, TÜVASAŞ'ın hem Türkiye'nin ihtiyaçlarını karşılamak hem de yurtdışına araç ihraç etmek amacıyla uluslararası standartlarda demiryolu araçları üretmek için iki yıl önce bir hedef belirlediğini söyledi. Adapazarı fabrikasının açılmasının, Türkiye'nin bu parçaları tüm Balkanlarda, Orta Doğu'da, Kafkaslarda ve Orta Asya'da üreten tek büyük fabrikası olması nedeniyle bu hedefe doğru atılmış büyük bir adım olduğunu söyledi.
Açılış törenine Sakarya Valisi Ahmet Hamdi Nayir, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) il başkanı Yunus Tever, İl Jandarma Komutanı Albay Cengiz Yiğit, İl Emniyet Müdürlüğü Başkanı Fatih Kaya ve Sakarya Barosu Başkanı Abdurrahman Burak, il valiliği ve belediye.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.01.07 09:07 TurkceHaberMerkezi Proje Taşımacılığı

Proje Taşımacılığı, Buna ek olarak, uluslararası bağlantıları ve deneyimi sayesinde, en küçük tonajdan en yüksek tonaja kadar her türlü kargoyu taşıyabilir. Faaliyet alanlarımız, müşterilerine proje bazlı elastik çözümler üreten Emir gümrükleme ve lojistik proje ulaşım sektöründeki yatırımlarına yenisini ekleyerek devam etmektedir. Proje taşımacılığı alanında mevcut altyapımız ve tecrübemiz ile siz değerli müşterilerimizin demir, çelik, enerji santralleri, rafineriler, madencilik, demiryolu, yol yapım makineleri ve ekipmanları, yatırım pojelerinize kadar her türlü kapasiteyle çözüm ortağı olmayı hedefliyoruz.

Proje Taşımacılığı

Ağır Nakliyat, Güverte taşımacılık motor ve yedek parça taşımacılık Özel Taşıma izni ve öncü hizmetler ağır olmayan barbar ulaşım kabin üretim fabrikaları ağır tonajlı Taşımacılık makine ve yedek parça - Proje taşımacılığı fuar standları ve ekipmanları geniş, uzun ve yüksek her türlü ile teslim edilir. Proje taşımacılığının özü, standart dışı boyutlarda ağır yüklerin bir noktadan diğerine standart dışı bir şekilde taşınmasıdır. Ay-kar Lojistik, standart dışı yükleri en kısa sürede hedefe ulaştırır ve müşterinin ihtiyaçları ve istekleri doğrultusunda en uygun ulaşım yöntemini kullanır. Kar lojistik Lojistik Yönetimi kapsamındaki tüm ihtiyaçlarını karşılamak için Proje taşımacılığında anahtar teslim hizmetleri yerel bilgi - Heavy Cargo Çözümleri, Depo ve atıf çözümleri - araç - ekipman ve tamir paketleme - emtia sigortası - ay proje taşıma işlemleri - proje Taşıma ve senaryo Yönetimi-Dış Ticaret ve mevzuat desteği.

Ağır Nakliyat

Lowbed Taşımacılık, Enerji sektöründe proje lojistik uygulamaları enerji sektörü, deniz, kara, nehir, hava ve demiryolu gibi tüm ulaşım modlarının kullanıldığı bir sektördür. Enerji - lojistik ulaşım süresinin kısaltılması doğru ekipmanla hasarsız taşınması Ay veren en uygun taşıma modunun belirlenmesi - Lojistik olarak gördüğümüz en önemli değişkenler Türkiye ve Avrupa mal ve AB normlarına uygun tedarikçi filosu ile, Orta Doğu, Rusya ve Türk Cumhuriyetleri arasında komple ve parsiyel Uluslararası Karayolu Taşımacılığı Hizmetleri.

Lowbed Taşımacılık

Kahveci Ağır Nakliyat Araçlarımızda bulunan GPS uydu izleme sistemi ile, müşterilerimiz ay-Kar ulaşım portalı üzerinden kargo ile özel kodlarla takip edenlere özel raporlar ve raporlar hazırlayabilirler. Haftada 5 gün düzenli uçuşları ile tüm Avrupa ülkelerine kapıdan kapıya ihracat ve ithalat kısmi kara taşımacılığı hizmetleri sunan Ay-kar Lojistik, yurtiçi ve yurtdışında lojistik merkezlerinde geniş dağıtım altyapısı ile günde 24 saat taşıma, paketleme, paletleme ve konsolidasyon hizmetleri sunabilir.

Kaynak: KahveciAgirNakliyat.com
submitted by TurkceHaberMerkezi to u/TurkceHaberMerkezi [link] [comments]


2018.02.11 13:05 focamekanrehberi Foça

Foça, eski bilinen adıyla Phokaia. İzmir veya Çanakkale üzerinden gelirken Foça 'ya dönecek olduğunuz kavşak üzerindeki tabela da bile Foça (Phokaia) yazar. Artık eski ismini bilmeyen yok gibidir. Foça adının nereden geldiğiyle ilgili birkaç bilgi mevcuttur; ancak en çok foklardan geldiği fikri yaygındır. Antik dönemde Hellenler ise Foça'yı Phokisler'in yurdu olarak tanımlar. Phokis bölgesi Yunanistan'da kalmaktadır. Ve bu şekilde Phokaia olarak isimlendirmişlerdir. Diğer bir bilgi ise Türkiye'de tarihsel adlar ile ilgili araştırma yapan Prof. Bilge Umar tarafından verilmiştir. Umar'a göre Phokaia ismi Luvi dilinde sulak bölge anlamına gelen Pa-uwa-ka'dan gelmiştir. Siz hangi fikri daha çok sevdiyseniz o yaklaşımı seçip onunla yetinmelisiniz.
Eğer Ege dışında bir yerde yaşayıp, Ege dendiğinde, insanlar hep Ege bambaşkadır, der. Birden insanlar Ege'nin mutluluk verdiğini söyler. Gitmemiş olanlar bile hayrandır Ege'ye. Evet, Ege huzur kokar! Mavi ve yeşilin en güzel buluştuğu noktalardan biridir. Renklerin terapisi en güzel Ege'dedir. Bir çok sahil beldesi ile de kendini diğer yerlerden ayırır. Ege'nin incisi olan Foça da, tarihi ile, kültürel mirası ile, havası ile, doğal güzellikleriyle insanı büyüleyen bir auraya sahiptir.
Nesli tükenmekte olan Akdeniz Foku 'nun yaşam alanlarındandır Foça, bu nedenle Özel Çevre Koruma bölgesi ilan edilmiştir. Akdeniz Foklarının dünyadaki sayısı 400 'ü geçmemektedir. Foklar çok nadir ve zor ürediklerinden ötürü fokların yaşadıkları mağaralara giriş yoktur. Foça'da yaşam alanları Siren Kayalıkları ile Orak Adası'dır. Buralarda tekne ile gezmek, dalış yapmak, deniz ürünleri yakalamak yasaklanmıştır.
Foça, İyonya'nın en önemli şehirlerinden biriydi. Bu sebepledir ki önce Pers istilasına uğramış, sonra sırasıyla Büyük İskender, Romalılar,Osmanlı Devleti ele geçirir.
Foça-İzmir arası 70 kilometre olduğu için Foça'ya ulaşım oldukça kolaydır. Özel aracınız ile İzmir'den geliyorsanız Menemen'i geçtikten sonra Foça tabelası karşınıza çıkar ve ışıklardan sola dönerek Foça'ya ulaşabilirseniz. Özel aracınızla Foça'ya geldiğinizde, güzel manzaralara ev sahipliği yapan muhteşem koyları da görebilme şansına sahip olursunuz. İzmir'den toplu taşıma ile Foça'ya ulaşmak mümkündür. Aliağa yönüne giden İZBAN'a bindiğinizde Hatundere istasyonunda inerek, Foça'ya giden otobüse binebilirsimiz. Foça şehir merkezinde bisikletle dolaşmak insana ayrı bir keyif verir. Dilerseniz Foça'daki bisiklet kiralayan yerlerden bisiklet temin edebilirsiniz.
Foça'yı gezerken sadee sahil şeridiyle sınırlı kalmamak gerekir, Foça öyle bir yerdir ki hiç ummadığınız yerlerden ummadığınız sokaklar, inanılmaz güzel evler ve muhteşem manzaralar çıkıverir karşınıza.
Foça birbirinden güzel restoranları, kafeleri, otelleri ile gün geçtikçe daha çok ziyaretçisini ağırlamaktadır.
Yaşamak için, huzur bulmak için, yorgunluk atmak için doğal terapi Foça'dır.
Foça Tarihi Phokaia şehri, Anadolu'nun yerli halkı tarafından en geç M.Ö. III. Bin yıl sonunda kurulmuştur. M.Ö. XI. yüzyılda başka yerlerden göçlerle gelen Aioller Phokaia bölgesine yerleşmiştir. Phokaia on iki İon şehrinden biridir; ancak Aiol bölgesinde kalır. İon yerleşimlerinin en önemlilerinden biri Phokaia'dır.
Phokaia ‘lılılar usta denizcidirler. 50 kürekli, 500 yolcu alabilen tekneleri kendileri yapardı. Denizcilikteki üstün yetenekleri ile Ege, Akdeniz ve Karadeniz'e açılarak bu şehirlerde birçok koloni kurmuşlardır. Karadeniz'deki Amysos (Samsun), Çanakkale Boğazı'ndaki Lampsakos (Lapseki), Midlli Adası'ndaki Methymna (Molyvoz), Güney İtalya'da Elea (Velia), Korsika'da Alalia, Güney Fransa'da Massalia(Marsilya), Nice ve Antibes, İspanya'da Ampuria'dır. Phokaia bu başarıları ile bir çok medeniyetin gıptayla bakmasına sebep oluyordu.
Phokaia, Pers istilası ile kentin ihtişamlı çağına son verdi. Daha sonrasında Büyük İskender'in Anadolu'ya gelerek Pers egemenliğini ortadan kaldırması, yeni bir döneme vesile olmuştur. İskender'in ölümünden sonra sıra ile Seleukoslar'ın, Bergama Krallığı'nın ve Romalılar'ın egemeliğine girmiştir. Erken Hristiyanlık döneminde Bizans İmparatorluğu'nun piskoposluk merkezi haline gelmiştir.
Foça'ya bağlı olan Yeni Foça'yı ise Ceneviz Beyliği kurmuştur ve kentteki şap madenini işletmişlerdir. Phokaia M.Ö. 600 yılın ilk yarısında altın çağını yaşamıştır. Phokaia, doğal altın-gümüş karışımı elektron sikkeyi ilk bastıran kentlerden biridir. Bu sikkelerin ön yüzünde Hera, Herakles, Zeus, Hermes, başları ile arka yüzlerinde ise fok, boğa, griffon ve koç başlarına ait figürlere yer verilmiştir.
Foça 13. yüzyılda Türk Beyliklerinden önce Çaka Bey'in daha sonra ise Saruhan Beyliği'nin yönetimine geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet zamanında 1455 yılında Foça, Osmanlı topraklarına dahil edilmiştir.
Anadolu, Türklerin eline 1300'lü yıllarda geçmiştir ve diğer yerleşim yerleri gibi Foça'da önem kazanmıştır. Foça artık Osmanlı hakimiyetindedir. 17. yüzyılda Osmanlı'nın doğu ile batı arasındaki bağlantıyı sağlayan liman kenti Foça olmuştur, bu nedenle coğrafi konumu yönünden oldukça önemli bir kentti.
Foça ve Yeni Foça 1867 yılında Manisa iline bağlanmıştır. 15 Mayıs 1919'dan 11 Eylül 1922'ye kadar Yunanlılar'ın elindeydi. Kurtuluş Savaşı zamanında 11 Eylül 1922'de Atatürk Foça'ya girer ve 11 Eylül Foça'nın kurtuluşu olarak kutlanmaya başlamıştır.
Foça Taş Evleri Foça büyük şehirlerin karmaşasından, trafiğinden, stresinden uzak keyif veren bir yerleşim yeridir. Huzurlu, sakin ve keyif veren bir yer olmasının altında Foça 'nın sit alanı olması yatar, böylelikle doğal güzellikleri hala korunuyor ve yapılaşmaya izin verilmiyor. Bu nedenle bir çok ziyarteçinin gün geçtikçe arzu duyduğu, yaşama isteği uyandırdığı bir kent oluyor Foça.
İzmir'in kuzeyinde kalan güzeller güzeli Foça, kimilerine göre tatil cenneti, kimilerine göre balıkçı kasabası olarak bilinir. Nasıl olursa olsun, Phokaia 'ya nasıl kimlik verilirse verilsin huzur, sakinlik olmazsa olmazıdır.
Foça sit alanı olduğundan ötürü evler en fazla iki katlı olarak inşa edilmiş durumdadır. Ancak geleneksel Foça evleri, kule evler, bitişik düzen evler ve tek tip evler olmak üzere üç grupta toplanır. Kule evler, daha çok yerleşim bölgesinin dışında kalır. Eski Foça- Yeni Foça arasında kalan bölgede genelde yıkılmış, tahrip edilmiş durumdadır. Yükseklikleri cephe genişliğinden daha fazla olduğu için kule ev olarak adlandırılırlar. Bitişik düzen evler ise Foça'nın arka sokaklarında sıklıkla karşınıza çıkar. Bir sokak içerisinde karşılıklı ve bitişik bir şekilde yapılmış olan bu evler yan yana yapılmış olup, bu evlerin ön bahçesi bulunmaz, ev kapıları direk sokağa açılır. Tek ev tipi ise birbirinden ayrık düzende, sıvasız yağma taş yapılarıdır.
Foça'nın her sokağı denize çıkar. Dar sokaklardan Foça'yı izlemek, denizi görmek, kimi sokaklarda denizin üzerinden güneşi batırmak insana mutluluk veriyor. Bu sokaklarda yer alan taş evler ise sokaklara ayrı bir renk katıyor. Kimi taş evlerin kapıları, pencereleri renkli olarak boyanmıştır, taş evlerin kapılarındaki tokmaklar ayrı hikayeye sahiptir. Bu taş evlerin büyük çoğunluğu Rumlardan kalmıştır. Rumlar'ın bir özelliği evin yapıldığı tarihi kapının üzerine yazarlarmış. Foça sokaklarında dolaşırken bu tarihler hemen göze çarpar.
Foça 'da kimi taş evler tadilat gerekmektedir. Bu evlerin renovasyonda Kültür ve Turizm Bakanlığı destek vererek, Anıtlar Yüksek Kurulu onayı ile, yol gösterici olan Foça Belediyesi kolaylık sağlamaktadır. Böylelikle kentin tarihi ruhu tekrar yaşatılarak,görselliği ile de taş evler, içinde yaşanabilecek hale gelmektedir. Bu taş evlerin bir kısmı ev olarak kullanılmasının yanı sıra bir kısmı da iş yeri olarak kullanılmaktadır. 2005 yılında Foça Belediyesince Sevgi Yolu olarak düzenlenen kısmın çarşı içerisindeki dükkanların büyük çoğunluğu taş evlerin restore edilmesiyle iş yeri olarak kullanılmasına olanak sağlanmıştır. Foça'daki tarihi ve geleneksel doku halen korunmaya devam etmektedir.
Foça Gezilecek Yerler Yosun kokusunu içinizde hissettiğiniz, atmosferiyle büyülendiğiniz, tarihine hayran kaldığınız, fokların yaşam alanı Foça. Sahilinde yürürken hiç tanımadığınız insanların size sıcak bir gülümsemesi,unuttuğumuz değerlerin yeniden var olduğunun göstergesidir bu kasabada.
En güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurulan Foça 'da bisiklet kiralayarak tüm şehri gezebilirsiniz. Çok büyük olmayan bu yaşanılabilir kent güneşin en güzel batığı yerlerdendir. Foça'nın arnavut kaldırımlı sokaklarında gezerken dilerseniz ara sokaklardan da güneşi batırabilirsiniz. Gökyüzünün pembe, turuncu, mavi ve sarı halleri sizi bu şehre hayran bırakacak cinstendir.
Foça'nın Cenevizliler tarafından yapılan "Beş kapılar Kalesi" UNESCO Dünya Geçici Miras Listesinde'dir. Beş tane kapısı bulunan bu kale vakti zamanında kayıkhane olarak kullanılırmış; ancak günümüzde çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır.
Foça'da çevrilen Rüzgarın Kalbi dizisi ile Foça'nın girişinde bulunan "Yel Değirmenlerinin" popüleritesi ise gittikçe artmıştır. Foça'nın muhteşem manzarasını bir de yel değirmenlerinden izleyerek Foça'ya olan bağımlılığınızı artırabilirsiniz. Gece ışıkları da yanan yel değirmenleri Foça'nın gerdanında birer inci misali süzülmektedir.
Efsanelere konu olmuş sirenler vardır. Büyülü ve şehvetli uğultularıyla tekneleriyle geçen her denizciyi kendine hayran bıraktırırmış, bu seslere dayanamayan denizciler ise tekneleriyle bu kayalıklara çarparmış ve hiç kurtulan olmazmış. Homeros'un Odysseia destanına göre, Odyseus sirenlerden kimsenin kurtulamadığını hatırlar ve gemisiyle bu kayalıkların arasından geçmek üzereyken, kendisini geminin direğine bağlatır ve kulaklarını bal mumu ile tıkatıp, ağzını süngerlerle kapattırmıştır. Böylelikle oradan geçerken o sesi duymuş olmasına rağmen hiçbir şey yapamadığından kendisi ve tayfaları kurtulan tek kişi olmuştur. Günümüzde ise "Siren Kayalıkları" nın içerisindeki mağaralar nesli tükenmekte olan Akdeniz Fokunun yaşam alanı olarak kullanılmaktadır.
Foça'ya 7 km mesafede olan "Pers Mezar Anıtı" görülmeye değerdir. Foça Bağarası üzerinde yer almaktadır. İlk başlarda kilise olarak inşa edilen “Fatih Camiisini “ ziyaret edebilirsiniz.Bina Fatih Sultan Mehmet döneminde camiiye çevrilmiştir.
Orta Çağ'da Foça'nın su ihtiyacını karşılamak amacı ile "Su Kemerleri" inşa edilmiştir. Bugün halen varlığını sürdüren Su Kemerleri Foça pazar yeri içerisinde bulunmaktadır.
Foça'ya hemen inmeden önceki kısımda yer alan "Frigya Tepesi" ise tam doyumluk bir manzara sunar. Foça'ya buradan bakıp da aşık olmamak ne mümkün.
2600 yıllık bir geçmişe ev sahipliği yapan "Kybele Açık Hava Tapınağı" nda griffon ve at heyelleri bulunurmuş. M.Ö. 580 yılına tarihlenen tapınakta kayalara oyulmuş nişler mevcuttur.
Foça'nın Kaleburnu lojmanları yani askeri alanı içersinde yer alan "Dış Kale" 1678 yılında Osmanlılar tarafından bölgeyi korumak amacı ile yapılmıştır.
Foça civarında yer alan, günümüzde gittikçe artı değer kazanan "Kozbeyli Köyü" de listeye eklenmelidir. Kahve severler için köyün meşhur olan Dibek kahvesi denenmelidir.
Daha öncesinde İzmir'in bir ilçesi olan "Yeni Foça", günümüzde Foça'nın bir mahallesi olmuştur. Buraya gidilerek upuzun yürüyüş bandında temiz bir hava alabilirsiniz.
Kaynak : Foça
submitted by focamekanrehberi to u/focamekanrehberi [link] [comments]


2018.01.13 16:48 ck1903 LYDIAN: Blockchain için İlk Bulut Pazarlama

LYDIAN: Blockchain için İlk Bulut Pazarlama
Arkadaşlar sizlere yeni farkettiğim, blockchain sektöründe bir ilke imza atabilcek olan Lydian şirketi hakkında bilgi vermeye çalışıcam.
Lydian, para birimini kullanarak ilk insan medeniyetini onurlandırıyor, ancak Lydia tokeni bir para birimi değil; mevcut teknoloji tabanlı pazarlama hizmetlerinin sunumu için yeni bir modeli temsil etmektedir.
Lydian Token, Ethereum altyapısını kullanarak cüzdanlar, borsalar, geliştirme araçları, akıllı sözleşmeler, borsalar ve diğer ilgili altyapı teknolojileri ile geniş uyumluluk sağlamak için ERC20 ile uyumlu bir tokendir. Ethereum ekosistemi 2015'ten beri geliştirildi ve Turing’in akıllı ve güvenli olmayan sözleşmelerini blok üzerinde uygulama olanağı sağladı. Bu esneklik ve uygunluk, token arayüzü ERC20'yi en yaygın kullanılan token yayıncılık standardı yaptı.
Lydia tokenleri Bitcoin (BTC), Ethereum(ETH), Litecoin (LTC), Dash (DASH), ZCash (ZEC), Dalga (WAVES), fiat para birimi ve kredi kartları kullanılarak satın alınabilir. Lydia, daha geniş bir ödeme kanalları yelpazesiyle alıcılara sunulan Lydian tokenlerini oluşturarak, ürün ve hizmetlerini, ve sonuçta erişemeyecek alanlara inanan tüketicilerin erişebileceği blokaj zinciri ekosistemini yapmak istemektedir.
Lydian Token, LydianCoin SG ve Gravity4 Corporate Family4 tarafından sağlanan erişim hizmetleri için bir ödeme markörü olarak tasarlanmıştır. Burada anlatıldığı gibi, Lydia Corporate Family ve Gravity4, gelecekte Lydia kullanıcıları tarafından kullanılabilir ancak belirlenecek bir fiyatla, ek ürün ve hizmetleri sunmaya yenilik yapmak ve niyetinde olmaya devam etmek istiyor.
Lydia Token’in, yalnızca LydianCoin SG ve Gravity4 Corporate Family tarafından sağlanan hizmetler için LydianCoin SG ile değiştirilmesi düşünülüyor ve Lydia tokenlerine sahip olanlar, LydianCoin SG’ye karşı Lydian alımından sonra herhangi bir şekilde iade hakkına sahip değillerdir.
Gravity4 Pazarlama Teknolojisi Gravity4, yerleşimleri optimize etmek için müşteri verilerini ve kombine yerleşimleri yıllarca kullanan, pazar tarafından test edilen Cloud Marketing G4 teknolojisini sunmaktadır. Tahmini analitik ve programlı reklam satın alımlarını kullanarak, Gravity4 gerçek zamanlı olarak büyük verilerin avantajından yararlanır. Cloud Marketing G4, aracılar olmaksızın düşük maliyetli ve şeffaf pazarlama girişimlerini belirleyerek çok kanallı reklam fırsatlarını tanımlar. ‘’MonaLisa, A.I.’nin Gravity4'üne ait. teknolojisi kullanarak, birden fazla kanaldan veri toplayın ve tüketici hedef kitleleri oluşturmak için G4 Marketing Cloud’u kullanın.’’ Platform akışkanı akımı, sabit veri akışı semantik grafikler halinde sıralanmış, bağlantı kümeleri oluşturmak için korelasyon değişkenleri kullanılmıştır.
Pazarlamacılar, G4 Marketing Cloud müşteri deneyimi toplama yeteneklerini kullanarak, satın alma yolculuğu ve temas noktası boyunca müşterilere ulaşabilirler. Lydian token sahipleri 1.000.000.000 web ve cep telefonu kullanabilirler. Hedeflenen tüketici tabanını devreye sokmak için en alakalı gösterimleri seçilir.
Lydian token (LDN), bir Delaware şirketi olan Gravity4, Inc’in dolaylı bir yan kuruluşu olan LydianCoin SG tarafından verilecek. Gravity4, Inc. Birleşik Krallık, İrlanda, Bermuda, İsveç, Hong Kong, Tayvan, Avustralya, Meksika, İngiliz Virgin Adaları, Brezilya, Singapur, Jersey, Çin, Malezya ve Danimarka’daki yaklaşık 43 yan kuruluşun doğrudan veya dolaylı ebeveyni. , Norveç, Finlandiya, İspanya, Almanya, Hollanda ve Kolombiya’da (Gravity4, Inc, yan kuruluşu olan “Gravity4 Corporate Family” ile birlikte). Lydia Token, Gravity4 Kurumsal Ailesi tarafından sunulan ve Fortune 1000 şirketleri ve markaları tarafından dünya çapında kullanılan A.I.’nin dijital pazarlama ve reklamcılık hizmetlerinden kriptokok satın alımına izin verecek. Lydia Token, kripto merkezli işletmelerin pazarlama alanlarını genişletmelerine, hedef kitleye ilgi duymalarını ve bu kitleleri eğitmelerine ve müşteri tabanlarını geliştirmelerine izin verecek.
Lydia tokenlerinin kurumsal müşteriler için veri seti mevcut değildir. Lydian token sahipleri ayrıca, şu an geliştirilen ürünlere, blok gövdeli bir anti-reklam dolandırıcılık sistemi olan MonaChain ve monarbrowse’a, tarayıcı değiştirme veya sörf davranışı olmadan reklamı olmadan internette sörf yapmak gibi özel erişime sahipler.
Token Satış Sonuçlarının Kullanımı Lydia tokenleri satışlarından elde edilen gelirlerin %100'ü token sahiplerine olumlu katkı sağlamanın yanında servis-bakım vs. hizmetlerin maliyetlerine karşı, LydianCoin SG tarafından yedek olarak alınacaktır. Çünkü mali hususlar, güvenlik, para birimi veya kriptocurrency içinde diğer hususlar olabilir. Lydia tokenleri önerilen satışından tüm masrafları Kurumsal Aile Gravity4 tarafından ödenecek ve pazarlama maliyetleri, yasal veya yönetimi dahil, satış maliyetini karşılamak için kullanılacaktır. Gravity4 Corporate Family için herhangi bir geliştirme maliyeti yoktur
Lidya tokenleri satışı ile birlikte mevcut olan ön ödemeli servis sözleşmesinde sağlanan, bu hizmetin fiyat çizelgesine tabi olarak, Lydia token sahipleri, Gravity4 Kurumsal Ailenin sunduğu reklam ve dijital pazarlama hizmetleri için extra bir gelire veya tokenlerin geri iadesi hakkına sahip olamayacaklardır.
Token Dağıtımı
Belirteç Adı: LDN
Token Fiyat: 1 LDN = 3.75 $
Toplam Hacimler: 40.000.000
Satış Simgesi Yoluyla Satılan Token: 20.000.000
Token, Danışmanlara Bildirilmelidir: Sadece LydianCoin SG’nin takdirine bağlı olarak 800.000'e kadar
Kampanyadan Sağlanan Token Bounty 50.000
Yayıncı Token: LydianCoin SG, Singapur varlığı
Token Satışını Başlat:
20 Kasım 2017 -% 20 indirim 1.500.000 token
15 Aralık 2017 -% 15 indirim 2.000.000 token
1 Ocak 2018 — İndirim% 10,500,000 token
15 Ocak 2018 -% 5 indirim 3.000.000 token
30 Ocak 2018 — Herkese Açık Topluluk Mektubu — İspat
Ekip
Kamal Kaur Başkan ve CEO
Kamal, reklam ekosisteminde 19 yıldan fazla bir tecrübeye sahip. O Yahoo! tarafından satın alınan BlueLithium’un kurucu ortağıydı. Vadinin en büyük firmalarının çoğunda çapraz işlevsel ürün ve mühendislik ekipleri sunan geniş tecrübeye sahiptir. Tutkusu ortaya çıkan teknolojiler arasında kök salmış durumda.
Kamal, Stanford Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Makine Öğrenimi Bilimindeki yıkıcı teknolojilere odaklanan tezli doktorasını sürdürmektedir.
Kevin Huang Genel Müdür — Asya
Kevin, Gravity4'ün Asya’daki faaliyetlerine öncülük ediyor ve bölgedeki şirketin genişleme ve büyüme girişimlerinden sorumlu. Gravity4'ten önce, Kevin, Kasım 2015'te Gravity4 tarafından satın alınarak Asya’nın en büyük bağımsız çoklu ekran reklamcılık teknolojisi şirketlerinden biri olan Pixels’in CEO’suydu. Kevin, dijital pazarlamada saygın bir lider ve 18 yaşın üzerinde bir öncü olarak kabul edildi, Asya’da 15 yıllık tecrübe sahibi. Pixels’i kurmadan önce Kevin 247 Media Asia ve DoubleClick Media Asia’da görev yapıyordu. Kevin, Hong Kong Uluslararası Etkileşimli Pazarlama Derneği (HKAIM) ve Finalist, 2015 Genç Girişimci Ödülü, Güney Çin Morning Post tarafından Dijital Pazarlama Kahramanı 2014 ödülüne layık görüldü. Kevin, Pace Üniversitesi’nden Bilgisayar Bilimleri Sistemleri bölümünden mezun oldu.
Belinda Montes CFO, Asya
Belinda, Gravity4'ün Asya operasyonları için CFO’dur ve Asya işinin tüm finans ve yönetim işlevlerinden sorumludur. Belinda, Asya işinin merkezini oluşturmak için Gravity4 Inc tarafından satın alınan Pixels’in kurucularından biridir. Daha önce Belinda, DoubleClick Media Hong Kong’un Bölge Finans Müdürü idi ve bundan önce Time Life Asia finans bölümünü yönetti. Finans ve İş Planlama ekipleri kuran ve önde gelen deneyimli tecrübeli bir yönetici. Belinda, Hong Kong’da ve Filipinler’de Yeminli Mali Müşavir. Manila Üniversitesi, Doğu Üniversitesi, İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Ayrıca City University, Hong Kong’dan bir Yüksek Lisans yapıyor.
ve adını sayamadığımız 10'un üstünde tecrübeli danışman.
Lydia projesi, gelişimi, şu anki durumu hakkında daha geniş bilgi sahibi olmanız için aşağıda resmi linkleri paylaşıyorum. Fikir sahibi olmanızı tavsiye ederim:
Website : https://lydian.io/
Whitepaper : https://assets.lydian.io//docs/Lydian-WhitePaper-Draft-EN-20171010.pdf
Facebook : https://www.facebook.com/LydianCoin/
Twitter : https://twitter.com/lydiancoinltd
Telegram : https://t.me/LydianCoins
submitted by ck1903 to u/ck1903 [link] [comments]


Doğu Türkistan'a Duâ Doğu - Acılara Tutunmak NİLÜFER KADIN KOROSU SOSYAL DUYARLILIKLA DOĞU ANADOLU'DA DOĞU EKSPRESİ İLE KARS - MANZARAYA DOYACAKSINIZ Doğu - Delinin Biri

Mevlüt Çavuşoğlu: 'Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin hakları ...

  1. Doğu Türkistan'a Duâ
  2. Doğu - Acılara Tutunmak
  3. NİLÜFER KADIN KOROSU SOSYAL DUYARLILIKLA DOĞU ANADOLU'DA
  4. DOĞU EKSPRESİ İLE KARS - MANZARAYA DOYACAKSINIZ
  5. Doğu - Delinin Biri
  6. DOĞU - YouTube
  7. Doğu Düğünleri - YouTube

Qanal a fermî ya Doğu a YouTube ye. Doğu 'nun resmi YouTube kanalıdır. Doğu 's official YouTube channel. [© Hunersam] Chopin - Nocturne Full length - Stefan Askenase 1954 (쇼팽-야상곡 전곡 - 스테판 아스케나세 1954) - Duration: 1:42:03. Galaxy of classic Recommended for you En iyi düğün videoları için ABONE olun. Doğu Düğünleri Kanalımız, Kürtçe düğünler, aşiret düğünü gibi farklı halay videoları paylaşmaktadır. Ancak bu gibi vi... doĞu ekspresİ İle kars gİdİyoruz 27 saatte vardiĞimiz kars yolculuĞumuz mÜkemmel manzaralarla geÇtİ. go pro hero7 ve go pro max İle gÜzel kareler yakaldik. NİLÜFER KADIN KOROSU SOSYAL DUYARLILIKLA DOĞU ANADOLU'DA... Tüm konserlerini sosyal projeler yararına veren NİLÜFER KADIN KOROSU konserlerinin yanısıra, artık okul ve öğrencilerin ... Doğu Türkistan Türklerin ilk İslâm Devleti'dir - Cübbeli Ahmet Hocaefendi Lâlegül TV - Duration: 5:06. Lâlegül TV 20,385 views. 5:06. Doğu'nun, Seyhan Müzik etiketiyle yayınlanan 'Hayat Yeni Başlıyor' albümünde yer alan 'Delinin Biri' isimli şarkısı, video klibiyle netd müzik'te. Söz & Müzi...